teşekkürler..

Ocak 1, 2007

Bir iletişim fakültesi öğrencisi olarak, ilgi alanıma giren konularda fikirlerimi yazdığım bu blogun misyonunu tamamladığına inanıyorum. Bugüne kadar yaptığı yorumlar ve attığı maillerle destek olan tüm okuyuculara teşekkür ederim..

Arkadaşına yenildiği için elindeki oyun kolunu yere atan bir çocuk, okul koridorlarında birbirini yumruklayan iki öğrenci, tipik bir ebeveyn kavgası, trafik kazası sonrası birbirine giren iki taraf ve hıncını alamayıp araçtan aldığı levye ile muhatabına saldıran adam, stadyumdaki iki takım taraftarının birbirlerine attığı meşaleler ve koltuklar, bu sırada arada ezilen bir taraftar, demokrasinin gelişme zemini, tartışmanın vitrini olan mecliste kavgaya tutuşan vekiller, yol kesip adam döven şehir eşkiyaları, parke taşlarını dahi söküp birbirine atabilecek kadar öfke dolu iki karşıt grup.. Arkasından dış ses:

– “Biz ne zaman ayrı düştük? Biz anlamaktan vazgeçtiğimiz zaman birbirimizden ayrı düştük. Tam anlamak için, tamamlamak için ne okuyorsanız okuyun, bir de zamanı okuyun.”

Zaman Gazetesi’nin son reklamından bahsediyorum. Son dönemde yapılan gazete reklamlarında çıtanın yükseldiği görülüyor. Özellikle Sabah Gazetesi’nin “Gerçekleri göstermek cesaret ister” sloganı ile yayınladığı reklam ve Yeni Şafak’ın reklamları sonrasında Zaman’ın 20.yılı için hazırlanan bu reklamda da kalite farkı gözleniyor.

Reklamda sahneler ne kadar tanıdık, ne kadar bildik. Youtube’da kısa bir araştırma ile benzer kareler bulunabilir. Tamam; ailenizde hiç tartışma olmuyor ve çok mutlu bir yaşantınız var diyelim veya hiçbir trafik kazası sonrası kimse size levye ile saldırmadı ya da çocuğunuzun okulundan hiçbir şikayet ya da kavga telefonu almadınız. Ama televizyon ekranlarında dönen; öğretmenini döven öğrencileri, öğlene kadar tüm kanalları işgal eden aile içi şiddet olaylarını, maganda terörü ile hiç olan hayatları, her hafta aşina olduğumuz futbol kavgalarını hatırlamıyor olamazsınız herhalde!

Belki eşini döven bir koca değiliz ama, trafikte sinir harbine girişip muhatabı ile tartışan insanız. Mecliste kavga eden bir vekil değiliz belki, ama futbolda yenilen takımı nedeniyle rakip takımı tutan arkadaşı ile söz dalaşına girişen taraftarız. Hasılı, biz bu tablonun içerisindeyiz..

Reklam’ın diğer gazete reklamlarından ayrılan yanı; salt gazetenin anlatılmasından ziyade “Biz neden bu tablonun içerisindeyiz?” onun sorgulandığını görüyoruz.

Google’da Zaman’ın sorduğu soruyu araştırıyorum: “Biz ne zaman ayrı düştük?“. Sonuç yok! (Sonradan Ekleme: Artık reklamın sonuçları yer alıyor. ai) Sahi daha önce hiç böyle bir soru sorulmuş muydu? Problemlerin çözümü adına kafa yoran zihinler, bu noktaya hiç değinmiş miydi? Kurtuluş Savaşı’nda memleketin her yerinden gelerek tek vücut olup vatanı kurtaran bu millet değil miydi? Düşmandan arındırılmış ama fakirlik ve cehalet sancısı ile kıvranan ama o şartlarda dahi vatanın kalkınması için elele veren yine bu millet değil miydi? Ortak ilgi alanlarından biri olan futboldan örnek vereyim: Yaşı çok değil 50’lere gelmiş futbolseverlerden duymuşuzdur eskiden tribünlerdeki birlikte maç seyretme hikayelerini.. Daha geçen hafta seyrettik Beşiktaş Fenerbahçe derbisinde aralarında polis olmasına rağmen yaşanan olayları..

İşte Zaman bunu soruyor ve bunun üzerine düşünmeye davet ediyor izleyicileri. Biz ne zaman ayrı düştük diyerek sosyal bir olguyu; toplumun özünde var olan birlikteliği hatırlatıyor ve bizden de hatırlamamızı istiyor.

Ekrem Dumanlı’nın haber verdiği diğer 3 reklamı merakla bekliyorum. Reklamı yapan Ogilvy‘nin ellerine, seslendiren Serra Yılmaz‘ın ağzına sağlık.

nadas..

Eylül 22, 2006

nadas.. mevsimini bekler her “yeni”..

TV Cocuk“Sabah; evin annesi televizyonu açmış, kumandası elinde, koltuğuna kurulmuş, heyecanla ekrandaki tartışmayı seyrediyor. Yan odada olan çocuk, bağrışma seslerinden ürkmüş olacak ki koşar adım odaya giriyor ve gözü önce annesine takılıyor; anne; büyük bir heyacanla, kafası gövdesinden 50cm önde, ağzı açık, gözler faltaşı olmuş şekilde televizyona bakıyor, çocuğun içeri girdiğini ise henüz farketmiyor.

Annenin halini gören çocuk, annesinin gözlerinin baktığı yere, ekrana bakıyor ki, ağlayan bir kadın, “beni aldattı ama affettim, yetmedi çocuklarımla ortada bıraktı çekti gitti, -çocuklar da yanında, hiç de tanımadıkları görmedikleri bir ortam olan stüdyoya, annelerinin çaresizliği de eklenince ağlıyorlar- ne olur bana yardım edin hanfendi- diye inliyor. telefondan geldiği ve baba olduğu belli olan ses ise “hayır hanfendi öyle olmadı yalan söylüyor, çocuklarım üzerine yemin ediyorum. bu kadın var ya bu kadın tam bir şarlatan. çocuklara kötü örnek oluyor, onların kafalarını yıkıyor, onları kullanarak sizi kandırmaya çalışıyor vs.vs.” işte bu sırada televizyondan gözünü ayırabilen anne çocuğun odaya girdiğini ve hayretle kendisine baktığını farkedince, “git dersine çalış, eşşek sıpası seni” diyerek odasına kovuyor.. çocukların inlemesi, telefondaki adamın, “çocuklara kötü örnek oluyor, onların kafalarını yıkıyor, onları kullanıyor ve çocuklarım üzerine yemin ediyorum.” sözleri aklına geliyor. odasına giderken durumu anlamaya çalışıyor. sahi ne demek çocukları kullanıyor?

Akşam; baba eve gelmiş. İş yoğunluğu ve stres dolayısıyla yüzü askın ve sinirli. “Hanım hemen yemeği hazırla çok acıktım” diyor. Birlikte yenilen yemekte annenin aklından geçiyor. “Bu adam niye bu kadar geç geliyor eve.. yoksa.. ” aman sende.. yirmi yıllık kocam böyle birşey yapar mı? hem adam sabahtan akşama kadar çalışıyor” diyor kendi kendine. Belli ki aklına sabah seyrettiği aldatan koca gelmiş.. Yemekten sonra televizyona geçen adam, kanalları değiştiriyor ve bir yandan da söyleniyor; “başlamadı mı bu dizi?”. Reklamlar bitiyor, cıngıl arkadan yavaşça giriyor ve geçen haftanın özeti olan silahlı sahnelerin girizgahı ile dizi başlıyor. Adamın gözleri pür dikkat ekranda. Yan koltukta oturan anne ve çocuk da seyir halinde. Çatışma sahnelerinden biraz ürkse de, babasının bu sahnelerde “vay anasını, ne de hızlı çekti silahı, helal olsun” şeklindeki naralarından, kötü olanların kaybettiği ve iyi olanın kazandığını düşünüyor ve buna sevinmek istiyor. Sürüp giden dizi sonunda bitiyor ve son sahnedeki iki tarafın karşılaşmasının yarım kalması ile heyecan ertesi haftaya erteleniyor. Baba “haftaya kadar sabredeceğiz artık, bence kesin öldürürler bu bölümde.” şeklindeki tahminine çocuk biraz üzülse de artık ölüm lafına alışmış olacak ki pek takmıyor ve odasına geçiyor.

Yatma vakti geldiğinde, çocuğun odasına giren babası, kitaplarını düzenleyen çocuğu alnından öpüyor ve aslan oğlum benim, doktor oğlum, sen oku doktor olacaksın, benim akıllı evladım, hadi iyi geceler, yat da sabah okula geç kalma” diyerek öğüt verdiğini ve oğlunun doktor olması için onu motive ettiği düşünerek mutlu bir şekilde odasına gidiyor.

Çocuk kitaplarını toparlıyor ve yatağına yatıyor. Doktor olduğunu hayal ediyor, ah benden de ne güzel doktor olur diyor, derken dizilerde kötü insanları öldürmek için vurulan iyi insanlar geliyor aklına, onları kurtarmaya çalıştığını düşünüyor. Ne kadar da mutlu oluyor. Bu arada kötü adamlar da geliyor hastaneye, onlar da ölmemiş yaralılar, onları da kurtarmak istiyor ama onların kötü olduğunu düşünüyor, çelişkiye düşüyor. Çocuk aklı ile olsun, ben kurtarayım nasıl olsa iyi adamlar, daha iyi silahlarla onları tekrar vururlar diye geçiriyor aklından.. Arkasından sabahki adam geliyor aklına.. çocukların ağlaması.. biri tam da kendi yaşlarında idi. Adı neydi acaba.. Babası ne diyordu telefonda, annesi beyinlerini yıkıyor hem kötü örnek oluyor onlara.. Sahi ne demekti beyinlerini yıkamak.. Anne daha çok üzgün görünüyordu. Hem çocuklarda annelerine sıkı sıkı sarılmıştı. Neyse kafasının karıştığını farketti. Elbiselerim yıkanınca temiz oluyor. Beyin de yıkanınca temiz olur diye düşünüp çocukların annelerine hak verdi. Televizyondaki baba kötü adamdı ve akşam seyrettikleri dizideki iyi adamların onu öldürmesi gerektiğine karar verdi. Uykusu gelmişti. Daldı.

Şimdi bu çocuğun yerine kendimizi koyalım ve medyaokuryazarı olalım: Tıkla

karpTatilden dönerken, Kastamonu civarında, yol kenarında gördüğüm küçük bir kasabada mola verdim. Kasabanın manavından aldığım karpuzu kesmek için, bıçak ararken, bıçak, keser, tırpan gibi keskin aletler de satan bir dükkan gözüme ilişti ve elimdeki karpuzla gittim. Dükkanın önünde semt pazarcılarının tezgahlarına benzer bir tezgah, üzerinde özenle serilmiş renkli kumaştan bir bez ve onun üzerinde köy yerinde sanayi üretimi adına ihtiyaç olabilecek bir çok şey ve de güneşte parlayan, keskin olduğu her halinden belli bıçaklar görünüyordu.

Dükkan önündeki sohbete dalmış kişiler arasından, boynunu hafif eğerek bana bakan 55-60 yaşlarındaki sakallı amcanın dükkan sahibi olduğuna kanaat getirince seslendim: “Selamun Aleykum amca, bir bıçağa ihtiyacım var, hangisi iyidir?”

Tam olarak böyle miydi hatırlamıyorum ama aynı minvalde bir soru sordukran sonra yaşadığım olay, satış sürecine kapitalist yaklaşım çerçevesinde bakan, bu işin ucundan da olsa dersler gören biri olarak beni şaşırttı desem yanlış olmaz.

Amca, elimdeki karpuzu görünce, bıçakla karpuz keseceğimi anladı ve tezgahta duran bıçakları bir yana bırakıp, kemerine takılı olan deri kılıftan irice bir çakı çıkararak uzattı. Saf bir bakışla, gözümün içine bakarak şunları söyledi “Al evladım, bununla işini gör, bitirince getirirsin elbet”.

Sen sağolasın Rıza Emmi..

Ben yokken..

Ağustos 3, 2006

“Bazen gitmeyi bilmek gerek; fosilleşmeden bulunduğu yerde insan, oradan uzaklaşıp, bulunduğu yeri müşahede etmeli ki, mevcudun muhasebesini yapabilsin.” gibi düşüncelerle birkaç günlüğüne uzaklaştım şehirden, şehirliden..

 

Karnaval II

Ben yokken, Özgür Alaz, Marketallica‘da Pazarlama Blogları Karnavalı’nı başlatmış. Karnaval’da ikinci haftaya girilmiş ve yeni ev sahibi Mobilasyon‘dan Refik Çağlayan olmuş.

Tekno Seyir, Özgür Ansiklopedi Vikipedi‘nin neden Wikipedia kadar dolu olmadığını sorgulamış ve bir kampanya başlatmış. Evet, ben de Vikipedi’den ziyade Wikipedia’da başvuruyordum. Yazı üzerine birçok site ve blog destek vermiş. Rotamızı Vikipedi’ye çeviriyoruz.

Haluk Mesci’nin kendisine gönderilen e-postalar ve onlara verdiği cevapların yer aldığı bir blogu var: Hmm! Genellikle öğrenciler ve mesleğe girmek isteyen yeni mezunlar tarafından gönderilen bu e-postalar iyi incelendiğinde, sektöre eğilimi olan gençlerin düştüğü durum görülecektir. Ben yokken eklenen “Evrene kozmik perspektif” başlıklı bir yazı var ki, herşeyi özetliyor: Önce Sonra

Elmaaltshift‘e girdiğimde gördüm ki Fırat Yıldız tatile çıkmış. Yerine bir fotoğraf bırakmış ki, tam bir reklamcı zihniyeti. Harika olmuş.

Zeynep Özata, zevkle okunan yazılar kaleme almaya devam ediyor. Eğitimim devam ettiği için, bir akademisyenin blog’unda böyle yazılar yazmasına çok seviniyor, benim üniversitemdeki hocaları da blog açmaya davet ettiğimi belirtmek istiyorum. Son olarak Starbukcs ile ilgili ilginç bir konu yer almış blogda.

En çok da Lübnan için yazılan yazılar, eklenen resimler etkiledi beni. Anadolu’nun güzelliğini, dinginliğini yaşadıktan sonra, Lübnan’daki olayları okumak ve seyretmek insanı derinden üzüyor. Selim Tuncer’e kulak veriyorum: Akıl Almıyor!

Geçmiş zaman olur ki..

Temmuz 19, 2006

A.Selim Tuncer, Şahin Tekgündüz için “reklam sektörünün eskilerinden, birikimli, dürüst, temiz kalpli aksi bir ihtiyardır o” diyor.

Benim okuduğum kadarıyla, o bir iletişim mezunu ve iletişimin birçok dalına emek veren biri. Kendisini bugüne kadar, Türkçe hassasiyeti üzerine yazdığı “eşekarısı” blogundan takip  ettik. Şimdi ise, Mah-Zen adı altındaki blogunda, yıllanmış anılarını yazıyor.

Tekgündüz, “İletişim öğrenimi tam 41 yıl önce başlamıştı..” başlıklı yazısında, Türkiye’deki iletişim eğitimi tarihinden bahsediyor. Takip edilecekler arasına eklenmesi gereken bir blog..