Üniversitemin anfia e-posta grubunda geçen bir tartışma üzerine yazılan yazı'dan:

Sevgili Aytekin,
 
Size,  şu an İletişim Fakültesi öğrencisi olan, adı bende saklı bir dostumun, okulu kazandığında ve okula ilk geldiğindeki izlenimlerini aktarmak istiyorum:
 
"Bölümüm, İlk tercihimdi zaten tüm tercihlerim İletişim Fakültesi bölümlerinden. O kadar ki, kazanamama ihtimalim olsa dahi, başka bölüm, başka fakülte yazmamıştım. Bölümümü serviyordum. Daha kazanmadan, günlerce reklam ve halkla ilişkiler forumları, siteleri, kitapları arasında vakit geçiriyordum ve hiç sıkılmıyordum. Ama işin garip yanı kazandığım üniversiteme hiç gitmemiştim. Hep hayalini kurduğum o İstanbul Üniversitesi girişindeki yapı, ayrı bir anlam kazandırıyordu düşüncelerime. Nihayet kayıt sonrası fakülteme gittim. Meğer üniversite o yapının arkasında, içinde değilmiş. Neyse tarifle öğrendim ve buldum. "İletişim Fakültesi Stüdyoları" tabelasından içeri girdim. Meğer burada Hukuk öğrencileri varmış, ne alaka ise anlamadım. Asıl binayı buldum.. Güzel bahçe düzenlemesinin arasından savaş kazanan mağrur bir komutan edasında süzülürken, kendisini başvuru kitapçığından tanıdığım Sevgili Rektörümüzü gördüm. Selam verdim ve selamımı alarak yanımdan geçti. "Öğrencilerle iç içe, samimi bir rektör" deyip, güvenin doruğunda bir halet-i ruhiye ile içeri girdim. O Rektör Bey ki, bir öğrencinin ben mezun oluyorum ve bir yönetmen olmakla hiç alakam yok sitemine, yönetmen olmak istiyorsan Paris'teki falanca üniversitede okuyacaktan gibi bir laf ederek beni çok üzmüştü. Neyse sonrasında, Beni okulda karşılayan herkesi olduğu gibi beko televizyonlardı. İnanın ilk düşündüğüm şu oldu; televizyonların birisi sadece reklam yayınlar, diğeri cnn vs. gibi haber yayını yapar, diğeri okulun televizyonudur vs. vs. Beklenti meselesi bu. Lise mezunu bir öğrenci hayallerine sınır tanımıyor neticede. Görüyor ki tüm televizyonlar ulusal kanalları yayınlıyor. Bir tanesi de okulun televizyonunu gösteriyor ama ne seyredilecek yayın var ne de cazip bir görüntü. İşin en ironik yanı, zaten sadece popüler bilginin ayyuka çıktığı dimağları yetiştiren iletişim fakültesi, binasındaki televizyonlarda da, öğrencilerin okulda olduğu saatlere denk gelen, devrin sözüm ona genel kültürüne hitap eden, "biri bizi gözetliyor, sabah sabah seda sayan, benimle dans eder misin, esra ceyhan nerdesin!" tarzındaki yayınlara maruz kalıyordu. Aslında maruz kalmıyor, seyreden bundan büyük bir haz alıyordu!
 
Öğrenci işleri, -işini yapan ablalarıma teşekkür ederim- bırakın internetten yazmayı halen içeride aktif daktilo kullanılmasından tutun el yazması kağıtlarla duyuru yaptıkları oluyordu. İlk geldiğimde panoları incelediğimde, 2003 girişliyim, 2001 yılının sınav sonuçları duruyordu. Neyin nerde asılı olduğunu bulmak zaten tam bir işkence."
 
Böyle devam ediyordu. Eminim bu ifadelerdeki ruh halini bilirsiniz. Ben, içine kendi hislerimde karıştığını farkettiğim için yazmayı durdurdum.
 
Bir üniversiteli, üniversitesinden ne bekler? İşte buna alacağınız cevapların karşılığını, bizim fakülteden yüzdelik dilime vursanız %10'dan fazla alamazsınız. Zaten asıl mesele, öğrencinin ne beklediğini bulması değil, inanın bu böyledir; zira beklentileri karşılasa orası para karşılığı hizmet aldığı bir şirketten başka birşey olmaz. Orası ona beklentisinden kat kat fazlasını verebilecek, ona mevcut şartlar nazarında ufuk kazandıracak bir mekan, mekandan da öte, mekanla sınırlanamayacak (birşey!) olmalı.
 
Çok mu şey istiyoruz acaba?
 
E-Posta grubunda, 300küsür öğrenciden ortalama günde sadece 1 e-posta alıyoruz. İşte problemin oluşturduğu sonucu burada görebiliriz. Öğrenci, donanımlı olmayabilir ama okulun ivme kazandırması ile harekete geçmeli değil mi? Ne okul ivme kazandırıyor, ne de öğrenci adım atıyor.
 
Ya Adım atanlar, atmaya çabalayanlar, hep beraber yapma fikir sancısı çekenler? Ümitlerini kursağında bırakırcasına bir karşılık görüyorlar ki, sanırsınız toplumu bir günaha davet ettiniz ve onlar da doğal olarak karşı çıktı! Buyrun isterseniz iletisimhatti'nin arşivini inceleyin. Birkaç Aytekin'de orada bulacaksınız!
 
Hasılı, günahınız size kalsın Aytekin dostum, siz, şeytanınızla hem dem olunuz ama şunu bilin ki, siz istediğiniz kadar uğraşın biz böyle cennete gireceğimize eminiz diyen bir güruh var karşınızda!

Zaman Gazetesi, Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, bugün Gelişim Platformu'nun konuğuydu. Vizelerin bitmesinin rahatlığı ile ben de GP'nin yolunu tuttum. Mekanın ferahlığı ve Dumanlı'nın samimi tavırları ile güzel bir söyleşi oldu. Konu genel olarak; basında benzeşme, televizyon gazeteciliği ile basılı medya, medya-istikrar ilişkisi ve medyada etik üzerineydi.

Söyleşinin İletişim Fakülteleri ile alakalı kısımlarını aktarmak istiyorum: Yanıbaşımızda bir savaş oldu/oluyor, Türk basını savaş haberleri konusunda nasıl bir tavır takındı? Ne kadar doğru, ne kadar yanlış, ne kadar yönlendirici haber yayınlandığına dair İletişim Fakültelerinden bir araştırma duymadığını söylüyor, Ekrem Dumanlı.

İletişim Fakülteleri'nden gelen öğrencilerin, kendileri için yeterli donanıma sahip olmadıklarını, buna karşılık Boğaziçi, ODTÜ gibi üniversitelerin SBF, Sosyoloji, Psikoloji gibi bölümlerinden mezun öğrencileri tercih ettiklerini lakin bu öğrencilerin de medya sektörüne pek ilgi duymadıklarını söylüyor.

"Bir tıp sektörü düşünün doktorların %80'i farklı mesleklerden!"

Sektörle alakalı neredeyse hiç ders almayan bir sosyoloji öğrencisi, biz iletişim fakülteleri öğrencilerinden daha çok tercih ediliyorsa ve iletişim fakültesi öğrencileri olarak, yeterli eğitimi almadığımız düşünülüyorsa neden sayıları 40'ı bulan iletişim fakülteleri halen mantar gibi türemeye devam ediyor, anlamıyorum!

Her iletişim fakültesi senede ortalama 100 mezun verse, acaba ne kadarı sektörde yer ediniyordur, çok merak ediyorum. Böyle bir araştırma var mı bilmiyorum ama varsa sonuçları herhalde beklenenden pek de farklı değildir.

İÜ. İletişim Fakültesi, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölüm Başkanı Prof.Dr.Veysel Batmaz, benim yeni farkettiğim, kendi kontrolünde Vistilef adı altında bir dizi blog açmış: Vistilef, VistilefHaber, VistilefAkademik, VistilefHukuk.

Bir an görünce ümitlendim. 1.sınıftan bu yana biliyorum ki Veysel Hoca, yazılarını çoğunlukla internette yayınlar, ve anaakım medya için eleştirilerde bulunurdu. Bu minvalde yazılarını derlediği bir kitaba da Ertuğrul Özkök’ün siteminden ilham alan bir ismi uygun görmüştü: “Medyaya Düşman Yetiştiriyorum”

İnterneti yoğun kullanan Veysel Hoca’nın İletişim Fakültesi için internet ortamında çalışmalar yapması beni ümitlendirdi. Lakin siteleri incelediğimde Vistilef’in Öğretim Elemanları için kurulduğunu, VistilefAkademik’in Akademik makaleleri ihtiva ettiğini, VistilefHaber’in de özellikle İÜ.İletişim Fakültesi değil de iletişim ekseninde yer alabilecek her türden haberi/tartışmayı/makaleyi içerdiğini gördüm.

Darısı daha çok öğrencilerle ilişki kurma, onlara direkt faydalı olma adına yapılabilecek bir siteye artık..

Takıldığım ise, isimler oldu: Bugün internette dolaşan herhangi birisine iletişim fakültesi web sitesi sorsanız büyük ihtimal ilk olarak Ankara İletişim’in ilef adlı web sitesini söyleceklerdir. sonra belki gazi’nin ilet‘ini.. İletişim fakültesi’ne gelmeyi düşünen bir öğrenci, fakülteler arasında internette kısa bir araştırma yapsa, Ankara İletişim’i diğer fakültelerden ayrıştıran “ilef” adı ve harika web sitesi, öğrencinin tercihlerini etkileyecektir diye düşünüyorum.

Veysel Hoca da web sitesi ismindeki “istilef”i İstanbul İletişim Fakültesi’nin kısaltması olarak kullanmış kanımca. Lakin ilef, Ankara ile o kadar özdeşleşmiş ki istediği kadar başında ist veya kendi isminin ilk harfi midir, bilmiyorum artık vist olsun; ilef, insana Ankara İletişim’i çağrıştıyor. Veysel Hoca’da zaten sitenin linkler kısmında iletişim fakültelerinden kendi üniversitesinin web sitesi değil de sadece ilef’e yer vermiş!

Keşke, 3 senedir ufak makyajlar geçiren katalogdan farksız bir web sitesi yerine, ilef gibi alanında marka olma yolunda ilerleyen bir web sitemiz olsa, hadi yok bari olması adına öğrencilere fırsat verilse, teşvik edilse..

"… Bay Taran’ın göğsünü gere gere ‘ben kitap okumam, zaten hayatta topu topu bir ya da iki kitap okumuşluğum var, hepsi o kadar!’ demesinin anlamı nedir? Hayatta büyük başarı sağlamış, reklamcılık alanında ‘milyon dolarlık’ bütçelerle dilediği gibi oynama imtiyazına sahip olmuş birinin, zaten kitap okumayan bir ülkede, bu açıklamayı yapması, bir ahlaki sorumsuzluk örneği değilse nedir? Bay Taran, onun gibi milyon dolarlarla oynayıp Dubai’deki bilmem kaç yıldızlı ‘Burj el Arap’ otelinde keyif çatmayı hayal eden milyonlarca genç insana, hiçbir entelektüel donanıma sahip olmadan da bunu elde edebilecekleri imajını vermiyor mu? Ali Taran, ‘büyüyünce mafya olmak istiyorum!’ diyen genç çocuğu özendiren TV dizilerinin olumsuz etkileri ne ise ‘kitap okumuyorum’ demenin de aynı ölçüde, ama bu defa kitap okuma konusunda caydırıcı ve olumsuz etkileri olabileceğinin, farkında değil midir? "

Ayşe Arman, merak edilen Reklamcı Ali Taran ile röportaj yapmış. - Ali Taran, hani şu; "kardeşim ben araştıma maraştırma anlamam, reklamı yaparım tutarsa tutar, tutmazsa tutmaz" diyen reklamcı. Bkz: Algılama Yönetimi/Ali Saydam - Önce röportajı okuyun. Sonra da Hilmi Yavuz'un eleştirisini .. sonra da Reklam Yazarları Derneği'nin, (RYD) kitap okuma üzerine yapılan 57. Copy Break Birincisi tasarımı inceleyebilirsiniz.

Okumuyoruz!

Özal Mevlidi ve Medya

Nisan 19, 2006

Pazar günü Ankara'daydım. Aynı gün Kocatepe'de Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal adına düzenlenmiş bir mevlit töreni varmış. Mithat Paşa Caddesi'nden Kocatepe'ye doğru geçtiğimde gözlerime inanamadım. Daha önce gördiğim kadar insan, müthiş bir kalabalık oluşturmuş ve mevlide gelmişler. Camide yer kalmadığı için insanlar avluya geçmişler, lakin orada da yer yok. Sonradan öğrendiğim kadarıyla 30bini aşkın kişi varmış.

Mevlidden önce böyle bir kalabalığın olacağını gazetelerde okumadığım gibi, mevlidden sonra da ne hikmetse detaylı bir habere rastlamadım. Baktığım bir kaç gazete ise ya fotoğrafa yer vermemiş ya da kısa bir haber yayınlamış. Mevlidin tanıtımı hedefe ulaştıracak kadar kişiye ulaşmamasına rağmen, halkın Özal'a olan teveccühünün ayinesi sonucu nice büyük devlet başkanlarının cenazelerinde bile karşılaşılmayan kalabılığın olduğu bu mevlidin medyada sessiz sedasız geçiştirilmesini anlamak mümkün değil!

Hissiyatım bu şekilde cereyan ederken, hislerime yine Zaman'dan M.Nedim Hazar bugünkü yazısı ile tercüman oluyor: Medyanın ıskaladığı fotoğraf!

Dışarısı

Fotoğraflar ve Haber

Türk Edebiyatı’ndan

Nisan 15, 2006

Peyami Safa'yı okuyorum bu ay. Iskaladığım ne kadar büyük Türk yazarlar olduğunu görmeye başladım Türk Edebiyatı'na daha çok vakit ayırınca. O çocuk yaşlarda, Okul denen eğitim yuvalarına, işe giden anne-babalar kadar, hatta onlardan daha çok zahmet çektirecek bir zorlukla giden öğrencilerden biri olan ben, bu müesseselerde bir kişilik yeri sadece işgal etmişim diye düşünüyorum Türk Edebiyatı'ndan bu nadide yazarları okudukça.. Velhasıl bir Çalıkuşu, yarım kadar da Sinekli Bakkal okutulduktan sonra mezun olma devrinden geçen öğrencilerin devri idi bizimki..

Milli Eğitim Bakanlığı, 100 Temel Eser adı ile bir proje başlattı geçen yıl. Bu proje, ilgili öğretmenler tarafından ne kadar takip edilirse o kadar başarılı olacaktır. Ümidim o ki, başarılı olsun, öğrencilere okuma sevdirilsin ve 3,5 kitap okumayla gelmesin üniversiteye bir gençlik..

Peyami Safa demişken, çocukken geçirdiği hastalığın ızdırabının hamurunda yoğrulmuş kalemi, çok küçük yaşta olgunlaşmış fikriyatı ile birlikte, enfes eserlerin çıkmasına vesile olmuş. Alkım'dan okuduğum üç kitabı:

Selma ve Gölgesi
Fatih-Harbiye
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Bersay'ın kurucusu Sevgili Ali Saydam, bu dönem Algılama Yönetimi dersimize giriyor. İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi'nde 3.sınıftayım. 3 senedir dersine bu kadar hakim olan bir Hikmet Kırık'ı gördüm bir de Ali Saydam'ı. Derste anlattığı konular dışında, "mezun olunca rakibim olacaksınız, kendinizi yetiştirmeniz şart" şeklinde yarı istihza yarı tavsiye sözleri ile aslında bir gerçeği vurgulayarak, bir iletişimci için ufuk gösteriyor.

Algılama Yönetimi ise bambaşka bir dünya. İmaj devrinin bittiğini, algının iletişimin akıl ve gönül penceresi olduğunu söylerken bize iletişim dünyasını anlamanın kapılarını açıyor.

Kitap
Web Sitesi
Bersay İletişim Danışmanlığı

vize dönemi

Nisan 12, 2006

İlk blogu yayınladığımdan bu yana 20 gün geçmiş, lakin sadece 4 mesaj var. İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi'nde vize haftası bu aralar.. Dolayısıyla sınavlardan pek vakit bulamıyorum. En kısa sürerde görüşmek üzere..
sevgiler..

Doğru Bloglama Üzerine

Nisan 12, 2006

Bir önceki Neden Yazayım başlıklı yazım üzerine araştırma yaparken, kendisini altıüstü sitesindeki enfes yazılarından tanıdığımız Mehmet Doğan’ın, Bloglama.com’da konu ile alakalı yazılmış harika bir yazısı ile karşılaştım. Blog furyasında bloglamak isteyenler için iyi bir klavuz olacağını inandığım yazıyı, kesinlikle tavsiye ediyorum.

neden yazayım?

Mart 24, 2006

web sitesi açmak isteği çok masum geliyor şu günlerde insana.. çünkü isteğin içini doldurmaya kalktığınızda sebepler sükut etmek bilmiyor.. işte tüm hadise, bu noktadan sonra şekilleniyor; içerik ne olacak? güncelleme aralığı nasıl olacak? ziyaretçiye göre yazı mı yazılacak, yazıya göre mi ziyaretçi beklenecek? bir amaca mı hizmet edecek yoksa kişisel tatmin aracı olarak mı görünecek? bir alanda içerik mi olacak yoksa her görülen,çekilen fotoğraf eklenecek altına iki satırı geçmeyecek yazmak için yazılmış yorumlar mı eklenecek?

bu sıkıntıları bildiğim için eğitim gördüğüm alan olan halkla ilişkiler ve tanıtım çerçevesinde bir blog tutmayı düşünüyorum. bu doğrultuda şu aralar bir çok blog'u takip ediyorum. zaman içerisinde işleyiş tarzlarını benimsediğim bloglara yoğunlaşacak ve kendi serüvenim dahilinde bu siteyi şekillendirmeye çalışacağım.

sevgiler