“Biz ne zaman ayrı düştük?”
Kasım 21, 2006
Arkadaşına yenildiği için elindeki oyun kolunu yere atan bir çocuk, okul koridorlarında birbirini yumruklayan iki öğrenci, tipik bir ebeveyn kavgası, trafik kazası sonrası birbirine giren iki taraf ve hıncını alamayıp araçtan aldığı levye ile muhatabına saldıran adam, stadyumdaki iki takım taraftarının birbirlerine attığı meşaleler ve koltuklar, bu sırada arada ezilen bir taraftar, demokrasinin gelişme zemini, tartışmanın vitrini olan mecliste kavgaya tutuşan vekiller, yol kesip adam döven şehir eşkiyaları, parke taşlarını dahi söküp birbirine atabilecek kadar öfke dolu iki karşıt grup.. Arkasından dış ses:
- “Biz ne zaman ayrı düştük? Biz anlamaktan vazgeçtiğimiz zaman birbirimizden ayrı düştük. Tam anlamak için, tamamlamak için ne okuyorsanız okuyun, bir de zamanı okuyun.”
Zaman Gazetesi’nin son reklamından bahsediyorum. Son dönemde yapılan gazete reklamlarında çıtanın yükseldiği görülüyor. Özellikle Sabah Gazetesi’nin “Gerçekleri göstermek cesaret ister” sloganı ile yayınladığı reklam ve Yeni Şafak’ın reklamları sonrasında Zaman’ın 20.yılı için hazırlanan bu reklamda da kalite farkı gözleniyor.
Reklamda sahneler ne kadar tanıdık, ne kadar bildik. Youtube’da kısa bir araştırma ile benzer kareler bulunabilir. Tamam; ailenizde hiç tartışma olmuyor ve çok mutlu bir yaşantınız var diyelim veya hiçbir trafik kazası sonrası kimse size levye ile saldırmadı ya da çocuğunuzun okulundan hiçbir şikayet ya da kavga telefonu almadınız. Ama televizyon ekranlarında dönen; öğretmenini döven öğrencileri, öğlene kadar tüm kanalları işgal eden aile içi şiddet olaylarını, maganda terörü ile hiç olan hayatları, her hafta aşina olduğumuz futbol kavgalarını hatırlamıyor olamazsınız herhalde!
Belki eşini döven bir koca değiliz ama, trafikte sinir harbine girişip muhatabı ile tartışan insanız. Mecliste kavga eden bir vekil değiliz belki, ama futbolda yenilen takımı nedeniyle rakip takımı tutan arkadaşı ile söz dalaşına girişen taraftarız. Hasılı, biz bu tablonun içerisindeyiz..
Reklam’ın diğer gazete reklamlarından ayrılan yanı; salt gazetenin anlatılmasından ziyade “Biz neden bu tablonun içerisindeyiz?” onun sorgulandığını görüyoruz.
Google’da Zaman’ın sorduğu soruyu araştırıyorum: “Biz ne zaman ayrı düştük?“. Sonuç yok! (Sonradan Ekleme: Artık reklamın sonuçları yer alıyor. ai) Sahi daha önce hiç böyle bir soru sorulmuş muydu? Problemlerin çözümü adına kafa yoran zihinler, bu noktaya hiç değinmiş miydi? Kurtuluş Savaşı’nda memleketin her yerinden gelerek tek vücut olup vatanı kurtaran bu millet değil miydi? Düşmandan arındırılmış ama fakirlik ve cehalet sancısı ile kıvranan ama o şartlarda dahi vatanın kalkınması için elele veren yine bu millet değil miydi? Ortak ilgi alanlarından biri olan futboldan örnek vereyim: Yaşı çok değil 50′lere gelmiş futbolseverlerden duymuşuzdur eskiden tribünlerdeki birlikte maç seyretme hikayelerini.. Daha geçen hafta seyrettik Beşiktaş Fenerbahçe derbisinde aralarında polis olmasına rağmen yaşanan olayları..
İşte Zaman bunu soruyor ve bunun üzerine düşünmeye davet ediyor izleyicileri. Biz ne zaman ayrı düştük diyerek sosyal bir olguyu; toplumun özünde var olan birlikteliği hatırlatıyor ve bizden de hatırlamamızı istiyor.
Ekrem Dumanlı’nın haber verdiği diğer 3 reklamı merakla bekliyorum. Reklamı yapan Ogilvy‘nin ellerine, seslendiren Serra Yılmaz‘ın ağzına sağlık.
13 yaşındaki bir medya okuryazarının, herhangi bir günü
Ağustos 25, 2006
“Sabah; evin annesi televizyonu açmış, kumandası elinde, koltuğuna kurulmuş, heyecanla ekrandaki tartışmayı seyrediyor. Yan odada olan çocuk, bağrışma seslerinden ürkmüş olacak ki koşar adım odaya giriyor ve gözü önce annesine takılıyor; anne; büyük bir heyacanla, kafası gövdesinden 50cm önde, ağzı açık, gözler faltaşı olmuş şekilde televizyona bakıyor, çocuğun içeri girdiğini ise henüz farketmiyor.
Annenin halini gören çocuk, annesinin gözlerinin baktığı yere, ekrana bakıyor ki, ağlayan bir kadın, “beni aldattı ama affettim, yetmedi çocuklarımla ortada bıraktı çekti gitti, -çocuklar da yanında, hiç de tanımadıkları görmedikleri bir ortam olan stüdyoya, annelerinin çaresizliği de eklenince ağlıyorlar- ne olur bana yardım edin hanfendi- diye inliyor. telefondan geldiği ve baba olduğu belli olan ses ise “hayır hanfendi öyle olmadı yalan söylüyor, çocuklarım üzerine yemin ediyorum. bu kadın var ya bu kadın tam bir şarlatan. çocuklara kötü örnek oluyor, onların kafalarını yıkıyor, onları kullanarak sizi kandırmaya çalışıyor vs.vs.” işte bu sırada televizyondan gözünü ayırabilen anne çocuğun odaya girdiğini ve hayretle kendisine baktığını farkedince, “git dersine çalış, eşşek sıpası seni” diyerek odasına kovuyor.. çocukların inlemesi, telefondaki adamın, “çocuklara kötü örnek oluyor, onların kafalarını yıkıyor, onları kullanıyor ve çocuklarım üzerine yemin ediyorum.” sözleri aklına geliyor. odasına giderken durumu anlamaya çalışıyor. sahi ne demek çocukları kullanıyor?
Akşam; baba eve gelmiş. İş yoğunluğu ve stres dolayısıyla yüzü askın ve sinirli. “Hanım hemen yemeği hazırla çok acıktım” diyor. Birlikte yenilen yemekte annenin aklından geçiyor. “Bu adam niye bu kadar geç geliyor eve.. yoksa.. ” aman sende.. yirmi yıllık kocam böyle birşey yapar mı? hem adam sabahtan akşama kadar çalışıyor” diyor kendi kendine. Belli ki aklına sabah seyrettiği aldatan koca gelmiş.. Yemekten sonra televizyona geçen adam, kanalları değiştiriyor ve bir yandan da söyleniyor; “başlamadı mı bu dizi?”. Reklamlar bitiyor, cıngıl arkadan yavaşça giriyor ve geçen haftanın özeti olan silahlı sahnelerin girizgahı ile dizi başlıyor. Adamın gözleri pür dikkat ekranda. Yan koltukta oturan anne ve çocuk da seyir halinde. Çatışma sahnelerinden biraz ürkse de, babasının bu sahnelerde “vay anasını, ne de hızlı çekti silahı, helal olsun” şeklindeki naralarından, kötü olanların kaybettiği ve iyi olanın kazandığını düşünüyor ve buna sevinmek istiyor. Sürüp giden dizi sonunda bitiyor ve son sahnedeki iki tarafın karşılaşmasının yarım kalması ile heyecan ertesi haftaya erteleniyor. Baba “haftaya kadar sabredeceğiz artık, bence kesin öldürürler bu bölümde.” şeklindeki tahminine çocuk biraz üzülse de artık ölüm lafına alışmış olacak ki pek takmıyor ve odasına geçiyor.
Yatma vakti geldiğinde, çocuğun odasına giren babası, kitaplarını düzenleyen çocuğu alnından öpüyor ve aslan oğlum benim, doktor oğlum, sen oku doktor olacaksın, benim akıllı evladım, hadi iyi geceler, yat da sabah okula geç kalma” diyerek öğüt verdiğini ve oğlunun doktor olması için onu motive ettiği düşünerek mutlu bir şekilde odasına gidiyor.
Çocuk kitaplarını toparlıyor ve yatağına yatıyor. Doktor olduğunu hayal ediyor, ah benden de ne güzel doktor olur diyor, derken dizilerde kötü insanları öldürmek için vurulan iyi insanlar geliyor aklına, onları kurtarmaya çalıştığını düşünüyor. Ne kadar da mutlu oluyor. Bu arada kötü adamlar da geliyor hastaneye, onlar da ölmemiş yaralılar, onları da kurtarmak istiyor ama onların kötü olduğunu düşünüyor, çelişkiye düşüyor. Çocuk aklı ile olsun, ben kurtarayım nasıl olsa iyi adamlar, daha iyi silahlarla onları tekrar vururlar diye geçiriyor aklından.. Arkasından sabahki adam geliyor aklına.. çocukların ağlaması.. biri tam da kendi yaşlarında idi. Adı neydi acaba.. Babası ne diyordu telefonda, annesi beyinlerini yıkıyor hem kötü örnek oluyor onlara.. Sahi ne demekti beyinlerini yıkamak.. Anne daha çok üzgün görünüyordu. Hem çocuklarda annelerine sıkı sıkı sarılmıştı. Neyse kafasının karıştığını farketti. Elbiselerim yıkanınca temiz oluyor. Beyin de yıkanınca temiz olur diye düşünüp çocukların annelerine hak verdi. Televizyondaki baba kötü adamdı ve akşam seyrettikleri dizideki iyi adamların onu öldürmesi gerektiğine karar verdi. Uykusu gelmişti. Daldı.
Şimdi bu çocuğun yerine kendimizi koyalım ve medyaokuryazarı olalım: Tıkla
% 0,6 ile katılım, rekor mudur?
Haziran 16, 2006
Mediacat yazmış: "Türkiye'den Cannes'e rekor katılım"
Kristal Elma'nın bitmek bilmeyen tartışmaları arasında, Cannes haberi görmenin mutluluğunu yaşadım. Başlık da vurucu! Acaba ne oldu da rekor kırmıştık, merakladım ve gördüm ki; toplam 24.862 çalışmanın gönderildiği Cannes Lions'a, 151 çalışma ile katılıyormuşuz.
Yüzdeye vurunca 165'de 1, yani 100'de 0,6 çalışma ile katılıyoruz ve rekor kırıyoruz. Rakamı az bulunca, en çok katılım bizden oluyor zannediyorum o da değil. Aksine kırdığımız sadece kendi rekorumuz. Geçen senelere göre gönderilen çalışmaların sayısı artmış o kadar. Kaldı ki zaten toplamdaki çalışma sayısı da artmış doğal olarak. Yani ortada rekor felan yok. Aklıma geçen seneki yarışmaya, Ali Taran'ın jüri olarak katılmasını bir kahramanlık edası ile anlatması geldi, haberi okuyunca.. Cannes Lions'a katılımın, Eurovision tadında sunulması da ne kadar ilginç oluyor..
Eğer bir rekorla övünülecekse, Cannes Lions'ta ödül alacak olan çalışmaların çokluğu ile övünmeyi yeğlerim, %0,6'lık katılımı rekor olarak sunmakla değil.
Kristal Elma için dipnot: Şundan eminim; reklam iş amacına hizmet ediyorsa başarılıdır, yaratıcılığı ile değil.
Güzel günler sizin olsun.
Türkçe Olimpiyatı, Myshowland ve yeni ismi
Haziran 9, 2006
Hürriyet'te, Mehmet Y.Yılmaz'dan öğrenmiştim; Eski Mydonose yeni adıyla MyShowland'de Türkçe Olimpiyatı yapılacakmış. Yılmaz, yazısında özellikle, olimpiyat yerine doğrusu olan olimpiyad kelimesini kullanma hassasiyetine rağmen, organizasyonun yapılacağını yerin Türkçe olmamasından dem vuruyordu. Sonra bir özeleştiri yapıp, Hürriyet'te pazar günü yayınlanan yeni yapıların reklamlarına baktığınızda Türkçe isim bulamayacağımızı belirtiyordu. Ataköy sahil yolunda araçla giderken, sağ tarafa yön gösteren tabelalardaki isimler geldi aklıma..
Organizasyonu yapanlar, böyle büyük bir yarışma için tabii ki, büyük bir mekan arıyorlar ve Avrupa'nın en büyük gösteri ve kongre salonu olan MyShowland'ı buluyorlar. Bu aşamada organizatörlerin isim konusunda yapabilecekleri birşey olmuyor tabi. İşte bu noktada bugün Zaman'dan öğrendiğime göre Myshowland'in sahibi Mustafa Özbey, devreye giriyor ve Myshowland'in adını "İstanbul Gösteri ve Kongre Salonu" şeklinde değiştirerek müthiş bir jest yapıyor. İlk kez Sultans of the Dance'in büyüleyici gösterisi için gittiğim bu güzel mekan, böylelikle kendine yakışır bir isme sahip oluyor. Ve en önemlisi, isimden dolayı organizasyona katılmayacağını açıklayan Türk Dil Kurumu Başkanı Ş.Haluk Akalın'ın, isim değişikliği dolayısıyla katılacağını açıklaması ve Mustafa Özbey'e onur ödülünü vereceklerini açıklaması..
Hadisenin bana dönük tarafı, bu değişiklik ile mekanın ve sahibinin, gönlümü kazanmış olması.. Dilimizin bekası ve bozulmaması adına bu hassasiyeti göstermek herkesin vazifesi olmalı..
Basın kime hizmet ediyor?
Mayıs 22, 2006
Bu ülkenin tarihine doğru kısa bir araştırma yapıldığında karşılaşılan manzara şu olacaktır: Ne zaman ki ekonomik istikrar sağlanmış, ülke gergin bir ortama sokulmuş ve istikrarda başa dönülmüş. Ekonomi 3 yıl iyi gitmiş, bir olay sebebiyle 2 yıl toparlanamamış, 5 yılda düzelmiş, yine meçhul failler sebebiyle 4 yıl sıkıntı çekilmiş. Bu fasit dairede dönülmüş durmuş. “-mış”lı geçmiş zaman kullanıp masal gibi anlatmamın sebebi milletimizin unutkan hafızasına göndermedir. Aslında, yazımın sebebi olan gazetecilerin hafızasına göndermedir.
Son büyük krizden sonra ekonomi düzelmiş ve istikrar sağlanmış, yatırımcının kendine güveni gelmiş. Hükümet, Avrupa Birliği ile iyi bir noktaya gelmiş, yavaş da gidilse bir ilerleyiş söz konusu. Tam bu sırada, bir iyiye gidişten söz edilirken, bir piyon çıkıyor, bu ülkenin yumuşak karnı olan bir mesele üzerinden, Danıştay’a silahlı saldırıda bulunuyor. Basın kavramının içini işgal etmekten öte gitmeyen adı büyük gazeteler, olayın ilk dakikalarında yalan-yanlış haberlerle halkı infiale götürücü yayınlar yapan televizyoncu kardeşlerine özenip, aradan saatler geçmesine rağmen baskıya giren haberlerinde vahim hatalar yapıyorlar. Sonradan arkadaşları ve komşuları tarafından yalanlanan ifadeler yer alıyor ertesi günün gazetelerinde.. Neymiş “allahu ekber diye bağırmış, yok efendim nizamı alemciymiş, koyu dindarmış” şeklindeki ifadeler boca ediliyor gazete sütunlarına.. hem de laiklik hesabına..
Her fırsatta kendine pay çıkarma derdinde olan muhalefetin başındaki zat, itidal çağrısı yerine “siyasete kan bulaşmıştır” şeklinde zekaüstü bir çıkarım yapıyor. Olaylarla ilgili, hep takdir ettiğim yorumlarda bulunan Genelkurmay Başkanımız, halka “eylemlere devam” anlamına gelebilecek bir tavsiyede bulunuyor. Üniveristelerdeki problemlere çözüm adına çabalaması gereken adama ne düşüyorsa, çıkıyor bir YÖK Başkanı, her hadiseyi aynı kapıya çıkarıp nasıl yorumluyorsa -google’dan kısa bir araştırma yapın siz de göreceksiniz- , aynı şekilde mevcut düzeni yıkmaya kalkışmaktan dem vuruyor. Danıştay Başkan Vekili de saldırıya türbana bağlayıp amaca hizmet ediyor. Sonra cenaze oluyor, siyaset adamlarının tümüne, çok uyumlu bir şekilde koro halinde tepki gösteriliyor, meydana asker gelince de, mesaj şeklinde bir tezahürat yapılıyor.. Ardından gazeteler ve titri, köşe yazarı olan zevatlar, hadiseyi laik anti-laik çatışmasına hizmet eder şekilde yorumluyor, askere selam durup hükümete kusuyor kinini, rejim çığırtkanlığı yapıp, kaosa sürüklüyor milleti farkında olarak veya olmadan.. En komiğime giden de şu oluyor: Bu adı büyük gazeteler, doğru söylediklerini ima eder şekilde Avrupanın bulvar basınından pasajlar sunuyor bak bunlar da “rejime yönelik hadiseler oluyor” şeklinde yorumladı diye.. Oysa o gazeteler de zaten kendilerinden alıyor haberi ama halkla böyle sunuyorlar işte, yiyelim diye.. Sürekli rejim çığırtkanlığı ile tehlikeyi fark etmemizi isteyen bir gazete de nemalanıyor hadiseden. “Saldırı Cumhuriyetedir” diyor ikili bir ifade ile..
Bu sırada, eski bir Başbakan rahatsızlanıp hastaneye kaldırılıyor, onca olayın arkasına Akşam denen gazete, “Karaoğlan artık aramızda yok” diye başlık atıyor haberine.. Ölmeden öldürülüyor, tuz biber niyetine.. Tüm bunların arasında, Hürriyet “Yaşam” sayfalarında bir kadının hastalığını şöyle basıyor gazete denen kağıt parçasının üzerine “Çim biçerken bile orgazm olan kadın”. Bu durumda bize, ağlamak mı düşüyor, gülmek mi, bilmiyorum..
Sonra birileri seyrediyor televizyonlardan yaptıklarını.. Amacına hizmet eden açıklamalardan zevk alıyor, itidal çağrılarından hoşlanmıyor. Köşelerde yazılanları ilgiyle takip ediyor. İstiyorlar ki ekonomik bunalım olsun, halk kendine güvenini kaybetsin, sıcak para yastık altına dönsün, yatırımcı korkudan girişimde bulunmasın, ülke büyümesin, koyu bulutlar hiç gitmesin, bu ülkenin evladı, bu ülkenin başına geçmesin!
Bu günler de geçer, ülke geriye dönülmeyecek bir düzlüğe erişir, o zaman vaktidir arşivleri karıştırıp bir kez daha ibret almanın.. Zaten seyirciler bilmektedir bilmem kaçıncı kez tekrarı oynanan oyunun sonunu. Bir de bunu oyuncular fark etse!.. Ölen Danıştay 2.Daire Üyesi’ne Allah rahmet eylesin, akrabalarına ve dostlarına da sabır versin. Umarım basın da, daha geçen günlerde yer verdiği andıç hadiseleri ve bir medya patronunun itiraflarında ibret alır da aynı hataya bilmem kaç defa daha düşmez..
Güzel günler sizin olsun.
İletişim Fakültesi mezunları ne iş yapar?
Nisan 22, 2006
Zaman Gazetesi, Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, bugün Gelişim Platformu'nun konuğuydu. Vizelerin bitmesinin rahatlığı ile ben de GP'nin yolunu tuttum. Mekanın ferahlığı ve Dumanlı'nın samimi tavırları ile güzel bir söyleşi oldu. Konu genel olarak; basında benzeşme, televizyon gazeteciliği ile basılı medya, medya-istikrar ilişkisi ve medyada etik üzerineydi.
Söyleşinin İletişim Fakülteleri ile alakalı kısımlarını aktarmak istiyorum: Yanıbaşımızda bir savaş oldu/oluyor, Türk basını savaş haberleri konusunda nasıl bir tavır takındı? Ne kadar doğru, ne kadar yanlış, ne kadar yönlendirici haber yayınlandığına dair İletişim Fakültelerinden bir araştırma duymadığını söylüyor, Ekrem Dumanlı.
İletişim Fakülteleri'nden gelen öğrencilerin, kendileri için yeterli donanıma sahip olmadıklarını, buna karşılık Boğaziçi, ODTÜ gibi üniversitelerin SBF, Sosyoloji, Psikoloji gibi bölümlerinden mezun öğrencileri tercih ettiklerini lakin bu öğrencilerin de medya sektörüne pek ilgi duymadıklarını söylüyor.
"Bir tıp sektörü düşünün doktorların %80'i farklı mesleklerden!"
Sektörle alakalı neredeyse hiç ders almayan bir sosyoloji öğrencisi, biz iletişim fakülteleri öğrencilerinden daha çok tercih ediliyorsa ve iletişim fakültesi öğrencileri olarak, yeterli eğitimi almadığımız düşünülüyorsa neden sayıları 40'ı bulan iletişim fakülteleri halen mantar gibi türemeye devam ediyor, anlamıyorum!
Her iletişim fakültesi senede ortalama 100 mezun verse, acaba ne kadarı sektörde yer ediniyordur, çok merak ediyorum. Böyle bir araştırma var mı bilmiyorum ama varsa sonuçları herhalde beklenenden pek de farklı değildir.
Özal Mevlidi ve Medya
Nisan 19, 2006
Pazar günü Ankara'daydım. Aynı gün Kocatepe'de Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal adına düzenlenmiş bir mevlit töreni varmış. Mithat Paşa Caddesi'nden Kocatepe'ye doğru geçtiğimde gözlerime inanamadım. Daha önce gördiğim kadar insan, müthiş bir kalabalık oluşturmuş ve mevlide gelmişler. Camide yer kalmadığı için insanlar avluya geçmişler, lakin orada da yer yok. Sonradan öğrendiğim kadarıyla 30bini aşkın kişi varmış.
Mevlidden önce böyle bir kalabalığın olacağını gazetelerde okumadığım gibi, mevlidden sonra da ne hikmetse detaylı bir habere rastlamadım. Baktığım bir kaç gazete ise ya fotoğrafa yer vermemiş ya da kısa bir haber yayınlamış. Mevlidin tanıtımı hedefe ulaştıracak kadar kişiye ulaşmamasına rağmen, halkın Özal'a olan teveccühünün ayinesi sonucu nice büyük devlet başkanlarının cenazelerinde bile karşılaşılmayan kalabılığın olduğu bu mevlidin medyada sessiz sedasız geçiştirilmesini anlamak mümkün değil!
Hissiyatım bu şekilde cereyan ederken, hislerime yine Zaman'dan M.Nedim Hazar bugünkü yazısı ile tercüman oluyor: Medyanın ıskaladığı fotoğraf!



